Sütyendeki Gökyüzü
Birkaç şiirimde bahsettiğim seni, bir takıntı olmaktan çıkarıp yanıma koymak isterdim.
Seninle konuştuğum ilk film olan “Jeux d'enfants”ı tekrar izleyip bu sefer çimentoya seninle beni gömmek isterdim.
Hiç öpmediğim o dudaklarına bordo bir ruj sürüp taşırdığım yerlerden öpmek,
Kısacık saçlarının uzamasını gözlerinin içine bakarak beklemek isterdim.
Ben zamana yenilmiş bir adamım.
Oluşturduğum kalıplarda kendini bir kedi gibi sıkıştırmış,
mütemadiyen o kalıplardan şikâyet eden bir çocuk.
Senin kalıbın olamaz sevgilim.
Senin kırdığın kalıplar ayağına batar da acımaz canın.
Sen duvara asılmış bir tablo,
Gittiğim kafede çalan unutulmuş bir şarkı,
Masmavi gökyüzünü tamamlayan bir martı sürüsüsün.
Ben tabloları parçalayan,
şarkıları susturan,
martı sürüsüne sapanla vuran yaşlı bir ruh.
Senin var olduğun evrende yaşar martılar.
Gökyüzünü bırakırlar da ayağındaki camları çıkarırlar.
Sen gökyüzünü sıkıştır sütyenine sevgilim.
Bilemediğin yollara sapıp
yorulduğunda bir ağaca yaslanıp tütününe katıp sigara diye iç onu.
Kafana esince de sık kafama.
Ben bir cinayette ancak maktul olurken sana katil olmak yakışır sevgilim.
Bırak gelmesin gündüz gece.
Üstündeki beyaz elbiseye hiç çıkmayacak bir leke olmak yeter bana.