Kayıtlar

Sütyendeki Gökyüzü

Birkaç şiirimde bahsettiğim seni, bir takıntı olmaktan çıkarıp yanıma koymak isterdim.  Seninle konuştuğum ilk film olan “Jeux d'enfants”ı tekrar izleyip bu sefer çimentoya seninle beni gömmek isterdim.  Hiç öpmediğim o dudaklarına bordo bir ruj sürüp taşırdığım yerlerden öpmek,  Kısacık saçlarının uzamasını gözlerinin içine bakarak beklemek isterdim.  Ben zamana yenilmiş bir adamım.  Oluşturduğum kalıplarda kendini bir kedi gibi sıkıştırmış,  mütemadiyen o kalıplardan şikâyet eden bir çocuk.  Senin kalıbın olamaz sevgilim.  Senin kırdığın kalıplar ayağına batar da acımaz canın.  Sen duvara asılmış bir tablo,  Gittiğim kafede çalan unutulmuş bir şarkı,  Masmavi gökyüzünü tamamlayan bir martı sürüsüsün.  Ben tabloları parçalayan,  şarkıları susturan,  martı sürüsüne sapanla vuran yaşlı bir ruh.  Senin var olduğun evrende yaşar martılar.  Gökyüzünü bırakırlar da ayağındaki camları çıkarırlar.  Sen gökyüzü...

Gölgesi

Resim
Huzurun gölgesine sığınmışım, üstümde yaşımın yorgunluğu. Senin üzerinde beyaz bir elbise ve kısacık saçların. Sarhoşum, kapatamam ışıkları, diyorum sana. Yüzüne bakmıyorum. Cevap beklemiyorum. Sağa sola koşturuyorum. Baş dönmelerim ve engellerime sarılıyorum. Müziğin sesini açıyorum. Bu dört duvar içinde bağışlayamayacağım günah yok, diyorum kendime. Kendim için. Tanrı'yı oynuyorum. Seni affediyorum. Yanıma koyuyorum. Gözlerimi kapıyorum. Dağları geçip sessiz denizlere yelken açıyorum. Gülleri dikenlerinden ayırıp birini sana veriyorum. Rüzgâr yok havada. Öpüşmek için kırmızı dudakların, öpüşmek için tedirgin dudaklarım var. Senin yukarı çıkıp aşağı inen göğsün, benim titreyen ellerim uyandırıyor Tanrı'yı. Oyunculuğumu ve yaşayamayacaklarını kıskanıp, dudaklarımız birleşmeden hemen önce çalıyor rolümü. Elindeki koca perdeyi, örtüyor denizin üstüne. Anlıyorum, ay denizden alırmış ışığını. Sönüp yok oluşunu izliyorum. Tedirgin dudaklarım ve titreyen ellerimle kalıyorum. Gölgemi ...

CAN YELEKSİZ

Resim
Uyanmıştık ve yan yanaydık. Terlerimizin ıslattığı bu küçücük çekyat daha kurumamıştı. Sanki okyanustaydık. Komodinin üstünde kondomlar ve peçeteler. Bir olmuştuk ya, binbir cümleyi ağzımızdan tek bir kelime çıkmadan konuşmuştuk. Yenilmiştik birbirimize ve kokun sinmişti sigarama. Perdeleri yırtarak tenine vuran güneş, ateşim olmuştu. Nefesim diye seni çekmiştim içime. Bir okyanusun ortasında kaybolmak, o zaman anlamlıydı. Can yeleksiz ve nefessiz... Dalgalara bırakarak kendimi, elimdeki sigarayla, ciğerimdeki kokunla... Boğulmak o zaman anlamlı anlamlıydı. Cesedim aranırken sokak köşelerinde, en diplerdeki en renkli kumlara senin için ulaşmaya çalışırken yaşamak o zaman anlamlıydı. Terin karışmışken terime, ruhuna dokunabildim diye şükrettiğim her duayı Tanrı o zaman kabul ederdi. Cennet  o zaman gerçek olurdu.

Ben Böyle Olmak İstemezdim

Bazen her şeyi toparlayasım geliyor. Birçok kelimeyi yan yana dizip güzel bir şiir yazmak, ya da tıkıştırıp kıyafetlerimi valizime, nereye vardığını bilmediğim yollarda kaybolmak. Ama Derman yok kollarımda. Bir anlamı yok dizelerimde. Ben eskiden mutluydum. Ben eskiden umutluydum. Neyi görsem bir romantizm yaratır, her işarete bir anlam yükler, sigaramı ciğerime yavaş yavaş çekerdim. Şimdi dolu küllüklerim... Bir paket; bazen yarım gün, bazen beş saat. Sayamıyorum, anlamıyorum. Titreyen dizlerim, Dumandan sararmış tırnaklarım, Emin sonlarla bitiremediğim cümlelerle dolu konuşmalarım. Ben böyle olmak istemezdim. Ben büyümek isterdim. Çocukluğumda çizdiğim resimlerin bahçelerinde, bir çiçek gibi yeşerip, tenimde güneşi hissedip, birkaç fırça darbesinde yer alıp, Bir kadını mutlu edip Bir defter arasında bir anlam olarak saklanmak isterdim. Şimdi benliğimin çarptığı kayalarda, cesedimi uyandırıyor alarmlar. Bir masanın başında, rahmet diliyorum ruhuma.

GÖLGE

Resim
  Ben kaybolmuş bir ruhum, Varlığımın bir önemi yok. Ama değerse dudakların tenime, Katili olup Atlas’ın, Sererim Dünya’yı ayaklarının önüne. Bir gölge olurum sana, Kaderimi kaderine bağlayıp, Takip ederim gözlerini. Kurutup pınarlarındaki her yaşı, Sahiplenirim her acını.  

BEN BUYUM

Resim
  Ufak bir yetinmeyle doldururum günlerimi. Ufak bir umut için kanatırım tırnaklarımı. Ben buyum.   Ufacık bir rüzgârda düşüşümü dizelere dökerim. Yeteri kadarım. Yetmez ama bana bu kadarı.   İçimde hep bir güneş doğar; yağmurlar, seller, bulutlar alıp götürür onu.   Yalanlarımı damarıma kendim enjekte ederim. Gözlerimi kaparım; yeni bir günde, daha ağır bir kaya sırtımda.   Ölümsüz gibiyim. Acı yaşamayı sever. İki bira, bir sigarada keyiflenirim.   Uykumu, rüyalarımı feda eder; kâbuslarımı güneşi görünce unuturum.   Ben buyum. Celladımın urganını kalbimde saklarım.

Cenneti bana mı bırakırlar?

Resim
Cenneti bana mı bırakırlar? Öksüz bir yağmurun ıslattığı sokaklarda, yalnız ve mağrur yürürken düştü aklıma bu soru. Dünya üzerinde her şeyi herkes düşünmüş, ölçmüş, biçmiş, gediğine oturtmuş. Bunca yıldır var bu dünya, bunca yıldır var bu insanlık; elbet biri düşünüp satın almıştır cenneti, ya da çalmıştır. Ben basit bir insanım. Düzenli bir işim, yakışıklı kıyafetlerim var. Hayatı klasik yaşar, rutinlerin dışına pek çıkmam; zaten çıksam da rutinler beni geri içine iter. Sınırlarımı bilirim, pek ses etmem. Sonuçta bir canım var; ruhuna uzak, ilaçlarla tedavi edilen bir can. Ben pek sevmem ilaçları. O yüzden istemem hasta olmak. Ama romantik birkaç an, güzel bir film, gözlerimi doldurmaya yeter. O zaman aynaya derim ki: Hani yoktu ruhun? Bu sakinlikte, bu itaatte nereden geldi bu serkeş yaş?